21 Mayıs 2010 Cuma

İzmir

Bazı tatiller vardır hani kısadır ama öyle bir zamanda çıkmışsınızdır ki günlerce tatil yapsanız bu kadar çok rahatlayamazsınız. İşte İzmir seyahatim böyle bir zamana rastladı. Apar topar çıkılan tatilde geçirilen günlerin hatta saatlerin zevkini nasıl anlatsam ki size. Uzun yorucu ders saatlerinden sonra çıkılan tenefüs gibi mi desem yoksa günlerce kalınan hastaneden eve dönmek gibi mi desem. Çok iyi geldi bize tamda değişikliklerin arifesinde. Dostlarımızla geçirdiğimiz saatlerden ne kadar çok haz aldığımızı yazmadım bile daha .Kısa zamanda ne kadar yer gezdirdi Altancığım bize. Ve o kadar güzel ağırlandık ki ev sahiplerimiz tarafından. Ve minik Elifimiz... Yine oğlumun izin verdiği kadarıyla fotoğraf çektim acele acele. Sanıyorum ki aheste fotoğraflar için biraz da beklemem gerekecek.:))) Yaşadığım mutluluk bende kalsa da yediğim içtiğim dahil fotoğraflar benim nacizane anlatımımla aşağıda sizin okumanızı bekliyor olacak.

Ege bölgesi Trakyanın komşusu ve bizim ailecek en çok sevdiğimiz bölge olduğundan evlenmeden önce sık sık Ege gezileri düzenlerdik. Ege'de gezmediğim yer yok gibi. Ama eşimle bir çok gezi yapmamıza rağmen Ege'yi gezememiştik. Altan bu açığı kapatmak için elinden geleni yaptı sağolsun. 23 Nisan tatilimiz 3 günlükte olsa dolu dolu geçti. Perşembe gece geç vardık İzmir'e. Gece yarılarına kadar nefis İzmir manzarasına karşı edilen sohbetten sonra yarın ki gezimiz sırasında uyumamak için yattık. Ertesi gün istikamet Urla idi. Eşim ve ben Kavak Yelleri hastası olduğumuzdan (gerçi ben son bölümlerini bu kadarda olmaz canım diyerek seyretmiyorum.) ilk önce Su Pastanesini bulduk. Yapılan çekimleri bir kaç dakika izledikten sonra bir u dönüşü yaparak Güzelbahçe üzerinden Urla'ya gittik. Urla sevdamızda Kavak Yellerinden gelmekte. Ancak öğrendik ki Kavak Yelleri Seferihisar'da çekiliyormuş. En azından başladıkları iskeleyi gördüğümüze şükrettik:))) Urla çok güzel bir Ege kasabası. Çeşmealtı'nda o kadar lezzetli bir öğle yemeği yedik ki size anlatamam. Hele hele deniz börülcesi bir harikaydı. Sizin de yolunuz bu taraflara düşerse Ata Balık Pişirici'ye uğrayın derim. Hem salatalar hem deniz mahsülleri enfes hem de garsonların hizmet kalitesi harika. Bir de sormadan geçemeyeceğim bizim eski balık lokantalarının neden şimdilerin balık pişirme evleri ya da pişiricileri olduğuyla ilgili bir fikri olan var mı? Ben geçerli bir neden bulamıyorum da. Neyse enginarın asıl vatanı olan Karaburun'a uğramayacağımızdan Urla'dan enginar aldıktan sonra tekrar yollara düştük. Alaçatı ve eskinin yel değirmenleri, yeninin rüzgar gülleri bizi bekliyordu. Alaçatı'da atılan turdan ve İmren Pastanesi'nde yediğimiz dondurmadan sonra istikamet bu kez Ilıcaydı. Sanıyorum yaşlılığımı geçirmek istediğim yeri buldum. Ve Ilıca'ya aşık oldum. Ege'yi çok gezdiğimi yazmıştım ya başta nedense buraya hiç yolum düşmemiş benim. Tanrı belkide bizi buluşturmak için doğru zamanı bekliyordu bilmiyorum. Ama sahilinden havasına evlerine kadar Ilıca bu gezi boyunca en çok beğendiğim yer oldu. Nerede doğduğuma karar veremedim belki ama burada ölmek istiyorum:))))) Buradan ver elini Çeşme'ye gittik. Ve 1. günü burada atılan bir turla bitirdik.

Ertesi gün bu kez birazda kültür turu yapalım dedi Altan ve bizi Selçuk ve civarına götürdü. Selçuk yıllar önce bıraktığım gibi. Hiç değişmemiş. Tabii oralara gidipte Efes ve Meryem Ana'ya gitmemek olmazdı. Efes'e girişin Türk vatandaşlarına bile neden bu kadar pahalı olduğunu anlayamasam da Efes'i gezmek o senelere gitmek gibiydi benim için. Hızla da olsa büyük bir keyifle gezdim Efes'i. Meryem Ana eskiden olduğu gibi yeşillikler içinde karşıladı beni. Hiçç değişmemişti. İçeride fotoğraf çekilmesi yasaklanmıştı sadece. Oysa ben 1992'de gittiğimde bir çok fotoğraf çekmiştim. Şimdi onları taratıp koyacağım bloğuma. Sonra o yıllarda dileklerin olduğu panoların olduğunu hatırlamıyorum. Ve o gün son olarak Şirince'ye gittik. Meyve şaraplarının memleketine. Şirince o yıllardan bu yana çok fazla hareketlenmişti. Biz o yıllarda gittiğimizde inler ve cinler top oynuyordu. Ama bu halini daha çok sevdiğimi söyleyebilirm. Nerede hareket orada bereket. Ve son gün Kadifekale'yi ziyaret ettiktem sonra İzmir'in ünlü Saat Kulesini görmek için Konak Meydanı'na gittik. Nihayet kumrunun orjinal halini yiyebildim. Ekmeği çok lezzetliydi. Zaten bütün sırrı ekmeğinde. İçine orijinalinde sadece İzmir tulum peyniri, domates ve acı olup olmadığının önemli olmadığı yeşil biber koyuyorlar. Midesi bozulan oğlum bile bayıldı kumruya. Yola çıkma vaktimiz gelmişti ama son bir şey yapmalıydık. Karşıyaka'ya gidip Kumrucu Şevki'de yediğimiz kumrunun ardından yola çıkabilirdik artık. İzmir'in ünlü boyozunu yumurta eşliğinde yemeyi ve erkekler gitse bile Kordon'da sefa yapma işini bir daha ki sefere bıraktık. Nasılsa canlarımız orda olduğu sürece bize daha çokkk İzmir yolları görünür. İzmir Ankara karayolunda yolculuk yapmakta çok eğlenceliydi. Uşak ve Afyon'a uğradık dönüşte. Uşak'tan oğluma Ben-Ten battaniyesi aldık. Afyon'dan ise sizinde tahmin ettiğiniz gibi sucuk ve lokum. Cumhuriyetimizin kazanıldığı topraklardan geçe geçe ve o günleri hayal ederek gittiğimiz İzmir'den yorgun ama mutlu bir şekilde döndük...








20 Nisan 2010 Salı

Ördekler...Babaeski...Özlem....

Yine memleketimi özledim. Ne güzel yeşillenmiştir şimdi. Orada olmak istiyorum artık. Orada yaşamak. Az kaldı yakınlaşmaya. Az kaldı... Bir pazar günü avluda taze demlenen çay eşliğinde, ablamın yaptığı limonlu cheesecake yemek istiyorum yine. Az kaldı gitmeye... Rüyalar mı gerçek oluyor yoksa başka şeylere mi gebe hayatımız bilmiyorum. Ama yaşamak lazım. Hem de köküne kadar. Biliyorum...

Memleketimi çok özledim. Buğday kokusunu özledim. Taze taze çıkan undan yapılan ekmeklerin kokusunu özledim. Babamı özledim ve de annemi. Sonra kardeşlerimi... Memleketimin sakinliğini. Zamanın yavaşlamasını. Tanıdığım kişiler arasında olmayı özledim sonra. Çarşıda tanıdık yüzler görmeyi, selamlaşmayı, anneme selamlar götürmeyi, hiç tanımasam da sırf beni tanıyorlar diye insanları evime davet etmeyi özledim korkmadan.

Babamın torunu seviyor diye aldığı tavukları, kazları ve oğlumun bunları kovalamasını özledim. Taze kopardığı domatesleri üzerini kirletmesine aldırmadan yiyen oğlumun mutluluğunu görmeyi özledim. Gurbette yaşadığım 3 sene anladım ki gurbetlik gerçekten çok zormuş. Ve yaşayanlar bilirmiş. Şükür ki artık sonuna geldim. Çokk şükür. Az kaldı memleketimin 1,5 saat yakınına gitmeye.

Çokkk özledim kırlarda dolaşmayı. Sere serpe yatmayı. Kene korkusu olmadan oğlumu çimenlerde yuvarlanışını seyretmeyi özledim. Kardeşimi özledim sonra. Askerliğini bitirmesine az kalan kardeşimi. Onu Babaeski'de görmeyi özledim. O yokken sanki orası yarım. Hep bir şeyler eksik. Az kaldı diyorum ya. Hem de çok az kaldı.

Ördeklerin resmi geçidini seyretmeye, annemin lezzetli yemeklerinden yemeye, memleketimin güzel havasını içime çekmeye çok az kaldı.
Ama yine de bugün tüm yoğunluğumun arasında bir memleket özlemi sardı her yerimi.
Yazayım dedim geçen sene çektiğim fotoğrafları gördüğümde...
Sonra da oturup bu satırları yazdım işte.
Az kaldı dostlar...
Çokk az...





27 Aralık 2009 Pazar

Çam Ağacının Her Hali... Yeni Yılınız Kutlu Olsun...


2009 nasıl geçti diye sorarsanız, bilmiyorum derim size. Belki de her yıl gibi geçti işte. Hüzünlü, sevinçli, şok haberlerle, aramıza yeni katılanlarla, aramızdan ayrılanlarla, hasretlikle geçti 2009. Belki de diğer tüm yıllar gibi. Büyümüş olmanın, anne olmanın ne kadar zor olduğunu iliklerime kadar hissettim bu yıl. Bittiği için sevindiğim eski yılları özlemle andığım zamanlar oldu.İyi ki geldin dediğim zamanlarda... Kötü olaylar yaşadım, iyiler kadar...Biliyorum aslında bir tek kötü olaylar benim başıma gelmiyor ya da bir tek ben yaşamıyorum hayal kırıklıklarını. Ama bilmek bazı şeyleri değiştirmiyor ya da yaşananları hafifletmiyor tabi. Tüm ağırlıkları sırtımda hissetsemde ben bu bir yeni yıl yazısı olacaktı değil mi?

Tamam işte ta kendisi. Kardeşimi çokkk uzaklara askere gönderdiğim, boğazıma kadar tezimle dolu olduğum, artık haber dinlemeye bile korktuğum ve daha buraya yazamayacağım bir çok nedenden dolayı ancak böyle bir yeni yıl yazısı çıkabilirdi. Dedim ya size 2009 benim büyüdüğüm yıl oldu. Kendimle hesaplaştığım, belki barışırım diye umut ettiğim ama başaramadığım....

Size 2010 ile ilgili iyi dileklerimi ileteceğim elbet. Ama biliyorum fark olmayacak gelenle gidenin arasında. Belki de aratacak kimbilir. Ama yazdım ya size tüm bunlarda hayata dair işte. Belki de son söz şöyle yazabilirim size; yaşananlar yaşandı, yazılanlar yazıldı, acılar, sevinçler, hayal kırıklıkları, yaşadığım şoklar,hasretler hepsi kalbimde. Güle güle 2009 ve hoşgeldin 2010. Umarım iyi hatırlanırsın...

20 Aralık 2009 Pazar

Gitmek...

Gitmek istediğim yalan değil. Arkama bakmadan çekip gitmek istiyorum oğlumu cebime koyup. Hep derler ya dertler tek başına gelemeyecek kadar korkaktırlar diye. İşte yine korktular. Sıra sıra dizildiler şimdi arka arkaya geliyorlar sağolsunlar. Artık bilmiyorum bu akın ne zaman sona erer. Biter mi onu da bilmiyorum. Sadece bu kadar sakin nasıl kalabildiğime şaşırıyorum. Kötü haber almadan geçirdiğim tek günüm yok. Başlangıcı belli aslında. Üzülmek hem de çok üzülmek istiyorsanız hayatta büyük iyilikler yapın. Gerçekten. Hayır hayır yanlış yazmadım. Hatta iyiliğiniz ne kadar büyük olursa o denli üzülüyor ve yıkılıyorsunuz. Çokkk büyük bir bedel ödüyorsunuz.
Ne barındığım eve sığıyorum, ne bütün gün çalıştığım işyerime ne de yaşadığım bu şehre hatta dünyaya. İstediğim tek şey çekip gitmek. Ben hayatı kabullendikçe o bana yeni sürprizler hazırlıyor. Hem de en kötülerinden. Belki de ben yanlış yapıyorum. Hem de en büyüğünden. Bu kadar mutsuz olmak için ne yaptım bilmiyorum. Hayat bana ne zaman gülecek ya da gülecek mi onu da bilmiyorum.....

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Ankara'da Kır Çiçekleri ve Can Yücel Şiirleri....

Bugün işten geldikten sonra oğlumla beraber çıkıp fotoğraf çektik. Gelincikler, kır çiçekleri... Çokk güzeldi. Aslında biraz kır çiçekleriyle ilgili şiir aradım ama sonra vazgeçtim. Beni gerçekten derinden etkileyen çok az şair vardır. Bunların en başında Can Yücel geliyor. Bu kadar keyifli fotoğrafların eşliğinde en sevdiğim şiirleri koyma kararı aldım. Ve işte karşınızda taze çeklimiş fotoğraflarım ve en çok sevdiğim Can Yücel şiirleri....
ANLADIM
Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,kendimi bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil..
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..
Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..
Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım..
Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..
Bir insanı herhangi biri kırabilir,ama bir tek en çok sevdiği, acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım..
Fakat,hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..
Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım..
''Sana ihtiyacım var, gel ! '' diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ''git'' dediğimde anladım..
Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş,her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman olmak,
Gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
Beni af etmeni ölürcesine istediğimde anladım..
Sevgi emekmiş,
Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş...


DEĞİŞİK
Başka türlü birşey benim istediğim
Ne ağaca benzer ne de buluta
Burası gibi değil gideceğim memleket
Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava
Nerde gördüklerim,nerde o beklediğim
Rengi başka, tadı başka
Bir başka yolculuk dalından düşmek yere
Yaşadığından uzun
Bir tatlı yolculuk dalından inmek yere
Ağacın yüksekliğince
Dalın yüksekliğince rüzgârda
Vardığım çimen yeşilliğince

HERŞEY SENDE GİZLİ
Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;
Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..
İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...



20 Mayıs 2009 Çarşamba

Safranbolu

Nihayet Safranbolu'ya tekrar gidebildim. Nihayet diyorum çünkü Safranbolu'ya gittiğimde sene 2004 idi. Yani tam 5 sene sonra erdim muradıma. İlk gittiğimde ne yazık ki hiç bir yeri gezememiştim. Karadeniz turumuzun sonunda gece vardığımız Safranbolu'dan sabahın erken saatlerinde ayrılmak zorunda kalmıştık. Ve sadece kahvaltı edip uyuduğum Safranbolu'ya hayran kalmıştım. Şimdi doyasıya gezdim. Zaten siz de göreceksiniz bunu. Elimden geldiğince anlatmaya çalıştım. Gerçi daha çok bilgi var yazmam gereken ama bu bir başlangıç olsun. Sonradan yazmaya çalışacağım herşeyi. Eeee insan hafızası unutuyor, yazmak lazım... Başlıyorum. İşte benim gözümden Safranbolu karşınızda....
Önce biraz bilgi vermekte fayda var. Zaten lafada hep böyle başlanır ya. Safranbolu bir İyon prensesi tarafından kurulmuş. Kadın elinin değdiği belli yani. Karabük’ün en büyük ilçesi ve merkezin sadece 9 km uzağında. Ne zaman Karabük'ten çıkıp Safranbolu'ya girdiğinizi anlamıyorsunuz adeta birleşmiş gibiler. Ankara ile uzaklık mesafesi 230 km. Ankara’dan çıkınca 2-2,5 saat sonra Safranbolu’dasınız. Hatta oğlunuzla birlikte trenlerle yarışırken zamanın nasıl geçtiğini bile anlamıyorsunuz...
Eski çağlarda Homeros’un İlyada destanında geçen Paflagonya bölgesinde yer alıyor.. Bilinen en eski tarihi MÖ 3000 yılına kadar uzanıyor . Bir çok uygarlığın egemenliği altına girmiş. Hititler, Frigler, Lidyalılar, Persler, Helenistik Krallıklar, Romalılar, Selçuklular, Çobanoğulları, Candaroğulları ve en son Osmanlı İmparatorluğu. Eee bu kadar medeniyete tanıklık etmiş yerin kültürel zenginliği de fazla oluyor haliyle...
Safranbolu 1994’ten beri Türkiye’de yer alan ve “Dünya Miras Listesi”nde yer alan 9 kültürel varlıktan biri ve en iyi korunanı. Bunu için buraya “korumanın başkenti” ünvanı verilmiş. (www.whc.unesco.org)
19.yy sonralarına doğru şehrin nüfusu yaklaşık 7500. 1923’de Yunan ortadoks nüfusunun 1923 mübadelesiyle Yunanistan’a göç etmenin sonunda nüfus 500’e düşmüş ve 1940’lara kadar böyle kalmış. 1940’lardan sonra 20.000’ çıkmıştır. 2007 sayımına göre ise 50.000 civarında.
Safranbolu, Osmanlı zamanında bir sürgün yeriymiş. Zaten gelişimini ve bu kadar güzel konaklara sahip oluşunu da buna borçlu. Eski zamanlardan beri okuma oranı çok fazla olan bir yer Safranbolu. Yörede yaşayanlar eğitime çok önem veriyorlarmış. Havasından mıdır suyundan mıdır bilinmez yerli halkın genelde iki çocuğu varmış ve bunlardan biri kız diğeri erkek olurmuş. Nedenini bilmeselerde böyle olmayan aile sayısı çok azmış. Yerli halk çok zenginmiş ve hala da zenginliklerini koruyorlarmış. Mirasına böyle sahip çıkan bir yörenin halkının herşeyinin kıymetini böyle çok bilmeleri garip değil değil mi? Safranbolu hakkında araştırma yaparken Atlas Dergisi'nden İbrahim Canpulat'ın bir yazısına rastladım. Kullandığı bir cümle çok hoşuma gitti. Şöyle diyordu yazısında; "Safranbolu'nun geçmişi geleceği haline geldi." Ne kadar güzel bir tanımlama değil mi?
Safranbolu'yu anlatmaya yazımın kalanında devam edeceğim ama önce size kaldığım yer olan Cinci Han'dan bahsetmek istiyorum. Şanslı bir insanım ki gezilerde kaldığım yerlerden çok memnun olarak ayrılıyorum. Buradan da öyle ayrıldım. Hatta bütün grup aynı fikirdeydik. Yalnızca bir öneri olarak söyleyebiliceğim şey Develik Restaurant'ta yediğimiz akşam yemeği üzerine olabilir. O da yemeklerinin daha yöresel olması ve o kadar yüksek sesle müzik dinletisinin olmaması hakkında. Yemeklerinin lezzeti hakkında bir şey söylemeyeceğim çok güzeldi ama gittiğim yerlerde daha çok yöresel şeyleri yemeği tercih ediyorum. Ve o eski deve ahırında yaratılan otantik ortamda bunları yemek çok hoşuma giderdi doğrusu. Ve müzik çok yüksekti. Neyse devam edelim.
Cinci Han; Sultan Deli İbrahim’in danışmanlığına kadar yükselen ve Kazaskerlikte yapan asıl adı Karabaşzade Hüseyin Efendi olan ama Cinci Hoca olarak bilinen kişi tarafından 1645 yılında yaptırılmış. Cinci Hoca, konuşarak Deli İbrahim’i telkin ediyor ve rahatlatıyor. Bunun üzerine padişah dile benden ne dilersen diyor ve Cinci Hoca’da bunu hanı ve hamamı istiyor. Mimarının kim olduğu kesin olarak bilinmiyormuş fakat dönemin başmimarlarından olan Koca Mimar Kasım Ağa tarafından yapıldğı tahmin ediliyormuş. Hanın inşatıyla ilgili hiçbir doküman bulunamamış. Uzun bir süre kervansaray olarak kullanılan han daha sonra 20.yy. başlarından itibaren depo olarak kullanılmış. Cinci Hoca’nın ilk evi kaleye çok yakın bir yerde. Bugün hala okul olarak kullanılıyor. Cinci Han’ın 2 katı, 22 standart odası,2 suit ve 1 Han Ağası Odası var. Cinci hamamı (yeni hamam) kadın ve erkeklere ait iki bölümden oluşur. Halen çalışır durumdadır


İbrahim Canpulat yazısında Cinci Hanı şöyle anlatmış; " Bilen bilir, dönem Padişah Deli İbrahim dönemidir ve kendisi bir veliahda sahip olamayacak kadar güçten kuvvetten düşmüştür. Derdine derman bulan kişi, Cinci Hoca olarak tanıdığımız Safranbolulu Karabaşzade Hüseyin Efendi'dir. Padişahla arasında oluşan kankalık ilişkisi onu tüm kadıların kadısı Anadolu Kazaskerliği makamına taşır. Bu arada büyük bir dünyalık yapar. Biraz da servetini gözden ıraklaştırmak amacıyla olsa gerek, Safranbolu'yu prestij yapılarıyla donatır." Cinci Hoca'yla ilgili pek çok rivayet var. Hangisi doğrudur bilinmez ama Safranbolu'ya bıraktığı eserlerin güzelliği tartışılmaz.




Küçük kapının ne işe yaradığını siz de bizim gibi merak ettiniz mi? Hatta bizim rehberimize ilk sorduğumuz soru buydu. Küçük kapı; handa bir hırsızlık olduğunda kullanıyormuş. Hırsızın bulunması için diğer kapı kapanıyormuş ve herkesin eşyaları tek tek aranarak bu küçük kapıdan dışarıya çıkarılıyormuş. Ne güzel bir uygulama değil mi?



Odaların hepsinin üzerinde ayrı bir ad var. Bunlar Safranbolu'nun yerli ve köklü ailelerinin adlarıymış.

301 nolu oda 'Han Ağası Odası'. Burası diğer odalardan daha farklıymış. Tabi bu durumda ödediğiniz parada farklılaşıyor. Daha fazla para ödüyorsunuz ama ekstra hizmetleri varmış.




Cinci Han'ın en tepesine çıktığınızda gödüğünüz manzara.








Yine otel haline getirilmiş olan eski bir konak. "Hatice Hanım Konağı"


Paşa Mustafa Konağı'nın soldaki penceresinin bulunduğu oda da biz ilk geldiğimizde kalmıştık. Tabi o zamanlar otel falan değildi. Sahiplerinin kiralanamsı için bıraktıkları bir konaktı. Tam bir Safranbolu evinde kalmıştık anlayacağınız. Cinci Han'ın arkasının tam karşısında yer alıyor. Şimdilerde otel olmuş. 5 sene sonra oranın tam karşısında kalacağım kimin aklına gelirdi ki....

Dar Safranbolu sokakları...


Bildiğimiz Türk Lokumu aslında Safranbolu lokumuymuş. Orijinali sade yapılanıymış ama şimdi en çok tutulanı hemen hemen herkesin sevdiği çifte kavrulmuş olanı. Safranlı olanı da yapılıyor hatta çok güzel denemenizi şiddetle tavsiye ederim. Lokumculuk burada bir kaç nesildir devam eden bir meslekmiş. Ve halihazırda imalat yapan lokumcular hep bu işleri babalarından ve dedelerinden... devir almışlar. E haliyle artık bu işte ustalar. Aşağıda bir lokum imalathanesinden bir fotoğraf görmektesiniz.






Yemeniciler Arastası
Köprülü Mehmet Paşa Camisine birişik 48 ahşapdükkandan oluşan ve yemeni denilen ayakkabının yapıldığı eski lonca çarşısı




Önemli Osmanlı yapıtlarından olan ve 1622’de yaptırılan Köprülü Mehmet Paşa Cami’sine çarşı içinden büyük kemerli bir kapıyla geçiliyor. 3. Selim’in Sadrazamı İzzet Mehmet Paşa sadrazam olmadan önce bir dönem Safranbolu’da ikamete tabi tutulmuştur. 1796’da yaptırdığı ve kendi adını taşıyan cami 1902/1903 tarihinde onarılmıştır. Cami tümüyle kesme taştandır. Tüm kubbeleri kurşunla kaplıdır. Böylece diğer camilerden ayrılır. 18.yy’da Anadolu’da batı etkilerini yansıtan bir örnek olması açısından dikkati çeken bir eserdir. Safranbolu’nun en büyük camisidir. Kubbesi miğfer şeklindedir.

Yine İbrahim Canpulat'ın yazısında Köprülü Mehmet Paşa Camii şöyle anlatılır; " Safranbolu'ya gelip gelmediği bugün bile tartışma konusu olan Sadrazam Köprülü de onu (Cinci Hoca'yı) izler ve bir camii,yanında bir medrese ve akareti olarak bir arasta yaptırır."



Güneş saatinin mermeri ağaç dallarının düşüp onu kırmasından dolayı orjinaline uygun olarak değiştirilmiş. Geri kalan herşey bire bir orjinal. Ve bir daha ağaç dallarının onu kırmaması için koruma altına alınmış. Basit tip yatay güneş saatleri sınıfından. Sabah 06:40, akşam 17:20 arasındaki zamanı metal plakanın gölgesine göre gösteriyor. 19.yy ortalarında yapıldığı sanılıyor.


Tipik bir Safranbolu evi.... Kaymakamlar Evi'ne giderken.